18/06/2023
HER GÜN BİR SÖZ:
;
İyi ve kamil insanı güneş uykuda görmez.
Mevlâna’ya Göre İnsanın Mahiyeti ve Kâmil İnsan Olma:
İslâm tasavvufunda "insan-ı kâmil" olarak idealleştirilen insana büyük değer verilmiştir. Sûfîlere göre insan-ı kâmil, mükemmelliğinin ve tamlığının son sınırındaki insanî nefistir. Bir yandan insan, öte yandan âlemin ilk örneğidir.
Allah isminin bir tecellî ve tezâhür yeri, yaratılışın gayesi ve Allah’ın yer yüzündeki halifesidir. Âlemin özü ve aynasıdır. Hem Allah’ın hem de âlemin,hem rububiyetin hem de ubudiyetin özelliklerini taşıdığı için Allah ile âlem arasında bir berzahtır.
İnsan-ı kâmil anlayışının bir tezahürü olan Hakikat-i Muhammediyye veya Nûr-ı Muhammedî terimi, III/IX. yüzyıldan itibaren kullanılmaya başlanmıştır.
Vahdet-i vücûd düşüncesiyle yakından alâkalı olan bu terim, bir nur, bir hakikat veya bir öz olup Hz. Muhammed (sav)’in mânevî şahsiyetinde sembolleşmektedir. Bu anlayışa göre insan-ı kâmilin en güzel örneği aynı zamanda bir beşer olan Hz. Muhammed (sav)’dir.
Sûfîler, âlemin yapısı bütün girift ayrıntılarıyla bir minyatür şeklinde
insanda yansıdığı için insanı küçük âlem, kâinatı büyük âlem olarak isimlendirmişlerdirr. Onlara göre küçük âlem olan insan büyük âlem olan kâinatın ruhu ve sebebidir. Büyük âlemde olan her şeyin benzeri küçük âlemde de olduğu için insan kâinatın bir hülâsasıdır.Bu bakımdan Hakk en
mükemmel biçimde insanda tecellî eder. Bu da ancak Hakk’ın en mükemmel tecellîsinin mazharı olan insan-ı kâmilde vuku bulur. Âlemin zübdesi olan insan-ı kâmilde âlemde var olan şeylerin somut ferdî suretleri değil hakikatleri mevcuttur. Bu açıdan insan-ı kâmil Hakk’ın varlık âlemindeki halifesidir.
İnsan-ı Kâmil adlı bir eser yazan Abdülkerim el-Cîlî (ö.832/1428) "insan-ı kâmili, evvelinden âhirine kadar eflâk-ı vücûdun ve merâtib-i vücûdiyyenin kendi üstünde döndüğü "kutub" olarak görür. Bu anlamda insan-ı kâmil,vücûdun evveli olmayan zamanından ebedü’l-âbâda kadar mümted olmak üzere şey-i vâhiddir."
İslâm tasavvufunda yaratıkların en şereflisi olan ve kemâli isteyen bir kimse için bütün mertebeleri aşarak Hakikat-i Muhammediyye’ye ulaşmak
bir idealdir. Bu sebeple sûfîler ferdî manada insan-ı kâmil olabilme idealini sürekli canlı tutmuşlardır. Bilgelik, merhamet, cömertlik, isâr, ahde vefâ, sevgi ve hoşgörü gibi tüm ahlâkî iyiliklerin sembolü olan insan-ı kâmil,
Allah’ın ahlâkıyla ahlâklanıp insanlığın ortak değerleriyle hareket eder. Kevnî manada âlemdeki en mükemmel varlık olan insanı, ferdî manada da kemâle erdirebilmek için bilgiyi hayata geçirerek, ilim-amel bütünlüğü içinde olgun bir davranış sergiler.
Mevlâna Kur'an’ın bir yorumu olarak nitelendirdiği Mesnevî nin ilk beyitlerinde, içi temizlenmiş olan ney ile mâsivâdan arınan insan-ı kâmili anlatır. Ruhlar âleminden alınıp dünyaya en güzel biçimde halife olarak gönderilen insan, tıpkı kamışlıktan kesilerek asıl yurdundan ayrılan ve ney yapılan kamış misali hep geldiği vatanın özlemini dile getirmektedir:
D in le n e y d e n d u y n e le r sö y le r sa n a
D erd i v ard ır a y rılık la rd a n y an a,
K e s tile r sazlık iç in d e n d e r b e n i;
D in ler, ağ la r: H em k ad ın h e m e r b e n i.
G ö ğ sü g ö z göz ayrılık d e ls in d e bir, 50
2008
S e n o g ü n b e n d e n iş it ö z le m n ed ir.
H er kim a s lın d a n uzak d ü şsü n : A rar
"A sl"a d ö n m e k ç in b ir u ygun g ü n a ra r.
Kamışın ney olması ile insanın kemâle ermesi arasındaki benzerlik, Mevlâna’nın insan-ı kâmili neyle sembolleştirmesine zemin hazırlamıştır.
Kızgın demirle dağlanan ney gibi insan da maddî unsurunu teşkil eden toprağı ve suyu terk etmek suretiyle ilahi ruhu görüp nûra gark olarak aşk ateşiyle yanıp olgunlaşır. Kamışlıktan kesilen bir kamışın ney haline gelmesi için
üzerinde uzun süre emek harcamak gerekir. Her kamıştan ney yapılmadığı gibi, herkesin yaptığı ney de mükemmel değildir. Kamış ney yapımına uygun,
usta mâhir olmalıdır. Ney olacak kamışın ilahi nefesi kabul edecek hale gelmesi için içini boşaltıp temizlemelidir. Neyle benzer bir yol takip eden insan-ı kâmil, doğuştan kabiliyetli ve bir mürşid-i kâmilin rehberliğinde çetin bir tasavvufî eğitim sürecinden geçerek olgunlaşır. Kamış iyi bir usta elinde mükemmel bir ney haline gelirken, insanın kendi iradesiyle azimle ve sabırla seyr-ü sülûku tatbik etmeden sadece bir mürşide bağlanması yeterli
değildir. Benlik bağlarından sıyrılıp gönlü Hakk sevgisiyle dolan insan
kemâle erince, çevresindekilere ilim irfan ışıkları saçan bir insan-ı kâmil olur.
Mevlâna, ney ile sembolize ettiği insan-ı kâmilin kendinden, benliğinden sıyrıldığında sırlarla dolduğunu, yokluğa bürünmesine rağmen eşyanın hakikatini bildiğini şöyle vurgular:
Ey n ey ! N e d e h o ş b ü tü n sırla rı b iliy o rsu n
Ey n ey ! B ü lb ü l g ib i s e n d e ç o k fery âd e d iy o rsu n
K e n d in d e n b ile h a b e rin y o k a m a göz o lm u ş s u n
K e n d in d e n sıy rılıp ç ık ın c a sırla rla d o lm u ş s u n .
Mevlâna, damlada gizlenmiş bir deniz, zerreye sığınmış bir güneşe
benzettiği insan-ı kâmili büyük âlemin yansıması olarak görür. Ona kozmik bir varlık olarak bakarak insanlık cevherini kâinatın odak noktası yapar. Mahiyet itibariyle böyle yüce bir değere sahip olan insan, şayet kendi varlığının ve cevherinin farkında değilse, yazık olmuş gitmiştir. Mevlâna bu düşüncesini şu beyitlerde dile getirir:
S e n b a ş ta n b a ş a d e n iz sin , ısla k lığ ı n e is te r s in ki?
S e n ta m a m ıy la v a rlık sın , yo k lu ğ u n e a ra rsın ki?
E y p a rla k ay, to z u n e y a p a c a k s ın ?
Ay b ile , s e n in y ü zü n e b a k a r d a sararır.
S e n h o ş s u n , g ü z e lsin , h e r tü rlü h o şlu ğ u n m a d e n is in .
N e d e n ş a r a b a m in n e t e d e rs in ki?
B a ş ın d a "B iz in s a n o ğ u lla rın ı u lu lad ık " ta c ı,
B o y n u n d a "B iz s a n a K e v se r ırm a ğ ın ı v erd ik g e rd a n lığ ı" var.
İn s a n ce v h e rd ir, g ö k o n a arazd ır.
H er ş e y fe r’idir, h e r ş e y d e n m a k sa t od u r.
E y a k ıllar, te d b irle r, fik irler ku lu k ö le s i o la n b ey ,
M a d e m k i b ö y le s in , k e n d in i n e d e n b ö y le u cu za s a tıy o r s u n ?
İnsan-ı kâmili insanların kalplerindeki hastalıkları tedavi eden bir hekim olarak gören Mevlâna, onların devâ bulmaz hastalıklara kapılanları ücretsiz
iyileştirdiklerini ve bu tedâvî usûlünü Allah’ın kendilerine ilhâm ettiğini vurgular. Mânevî hastalıkların hekimi olan bu ârifler, en büyük kalp hastalığı olan insanların gönüllerindeki mâsivâyı terk etmelerini sağlayarak Allah’a
eriştirirler. Bu bakımdan onların sözlerine kulak verip Allah’ın lütuf ve feyzine kavuşmak gerekir.
Mevlâna, böyle bir görev üstlenen bir mürşidin insanlarla özellikle de
dostlarla ilişkilerinde sözlerine dikkat etmesine büyük önem vermiştir.
Çünkü söz insanın ağzından çıkıncaya kadar insanın esiri iken, ağızdan çıktıktan sonra insan sözün esiri olmaktadır. Bu bakımdan sözlerin kırıcı
olmaması ve gönülleri imar edici olmasına özen göstermelidir:
D o stla rla k o n u şu rk e n ç o k d ik k atli v e ih tiy a tlı o lm a lıd ır. Ç ü nkü sö z v ard ır
k e sk in k ılıç g ib id ir; d o s tlu ğ u k e se r, ö ld ü rü r. K a lp te te d â v isi im k â n sız
y a ra la r a ç a r.
B ir sö z d e v ard ır ki ilk b a h a r m e v sim i g ib id ir. H er ta ra fı sü s le r,
g ü z e lle ştirir, sa y ısız y a ra rla r s a ğ la r .
Mevlâna insanları din ve inançlarından ötürü küçümsememeyi, Yahudi, Hristiyan ve Allah’ı inkâr eden kâfirlere bile hakaret etmemeyi öğütler.
Çünkü şu anda kâfir olan bir kişinin yarın ne olacağı bilinemez. Belki de bir süre sonra Müslüman olabilir. İnsanın ömrünün ne zaman ve nasıl biteceğini Allah’tan başkası bilemeyeceğine göre, herkese karşı insanlık
gereği alçakgönüllü davranmalıdır.
Mevlâna kemâl noktasına ulaşan bir insanın her şeyiyle Hakka teslim olup beşeriyet sıfatlarından sıyrılması gerektiğini şöyle ifade eder:
Ey g e n ç ; g ü n a h yükü o lm a y a n kişi şe y h tir. Y ay g ib i, H akk o n u e lin e
a lm ış tır! O n d a n g e le n h e r şey i k a b u l e tm iş tir.
B ir k im s e d e b e ş e r iy e t sıfa tla r ın d a n b ir te k kıl b ile k a lsa , o kişi a rş a
g ö k le re m e n s u p d e ğ ild ir. Y an i A lla h ’ın h a s k u lla rın d a n d e ğ ild ir.37
Mevlâna samimi bir sûfînin, gönlünü bulanıklıktan kurtarıp saf olmayı isteyen kişi olduğunu vurgulayarak, kaba bir yün elbise, yamalı bir cübbe giyip ağır ağır yürümekle sûfî olunamayacağını belirtir. Gerçek mürşidin Hakk yolundan haber vereceğini, sözünün de yüzünün de nûr olacağını, onun dudaklarından dökülen hakikat şarabını tatmayanların sahte şeyhlerin peşine takılacaklarını ifade eder. Sahte şeyhlerin de kendilerini en üst makâmda gördüklerini şöyle vurgular:
S a h te şe y h le r, şu d av u llu , b ay rak lı h a m k iş ile r gib i; "B izim ö te le rd e n ,
y ok lu k y u rd u n d a n h a b e rim iz vard ır. B iz y o k lu k y o lu n u n u lak larıyız."
D iye b a ğ ırıp ça ğ ırırlar.
O n la r d ü n y ay a şe y h lik la fın ı y a y m ışla r, k e n d ile rin i B â y ez id -i B is tâ m î
sa n m ışla rd ır.
K en d i k e n d ile rin i H akk y o lu n d a y ü rü y or s a n m ış la r , H akk’a u la ştık la rın ı
id d ia e tm iş le r , H akk y u rd u n d a m e c lis k u rm u şlard ır.
O n la rın b u s a ç m a sö z le r in e k u lak a s m a , o n la r ın titr e y iş in e v e y ü zlerin in
re n g in e b ak !
C e n â b -ı Hakk; "N iy e tleri y ü z lerin d e g ö rü n ü r d u ru r." D iye bu y u rd u .
B u g ö r ü n e n şey ler, v erd iğ i h a b e r e zıt d ü şü y o r. Ç ü nkü in s a n ş e r le
y o ğ ru lm u ştu r.
Ş u n u b il ki h ü n er, a te ş i a p a ç ık g ö rm e k tir. Y o k sa d u m a n ın tü ttü ğ ü y e rd e
a te ş var, d e m e k d e ğ ild ir.
İnsanlar iman bakımından olduğu gibi, tasavvufî derinlik açısından da derece derecedir. Tasavvufî makâmların en üstünde bulunan Allah dostlarına kutup ve gavs denir. Mevlâna insanı-ı kâmili bazen kutup olarak isimlendirip
onu akla ve aslana, halkı ise diğer organlara benzetir. Halkın rızıklanmasını,onların kutba olan saygı ve sevgisine bağlar:
K u tu p a s la n g ib id ir; işi av la n m a k tır. G eri k a la n h a lk is e , o n u n artığ ıd ır.
G ü cü n y e ttiğ in c e k u tb u razı e tm e y e ç a lış ; o n u n iste k le rin i y e rin e g e tir
ki, o k u v v e tle n sin d e v a h şi h ay v a n la rı a v la sın
O z a h m e te d ü şü p in c in irs e h a lk g ıd a sız kalır. Ç ü nkü h alk ın rız ık la n m a sı,
ak lın e li ve y a rd ım ı iled ir.
H alk ın v e cd i, m a n e v î h e y e c a n ı, g ö n ü l g ıd a sı a n c a k o n u n artığ ıd ır.
G ö n lü n e ğ e r av istiy o r sa , b u n u iyi d ü şü n .
K u tu p , a k la b en z er; h a lk is e te n d e k i uzu vlar g ib id ir. B e d e n in te rb iy e s i,
id â re si a k la b a ğ lıd ır, ak lın e lin d e d ir.
K u tb u n zayıflığı te n za y ıflığ ın d a n o lu r, rû h za y ıflığ ın d a n o lm a z !
D ay an ık sızlık , çü rü k lü k g e m id e o lu r, N û h ’ta o lm a z !
K u tu p o k im se y e d e rle r ki, k en d i e tra fın d a d ö n e r d o la şır; g ö k le r d e
o n u n e tra fın d a d ö n e r .42
Mevlâna gönül gözü kapalı insanları yarasalara benzeterek, onların kâmil insanlardaki, Allah dostu velîlerdeki Hakkın nûrunu göremeyeceklerini belirtir. Ona göre şeriatın da, takvânın da canı olan insan-ı kâmile Allah mârifeti bağışlamıştır. Sırları açan da odur, açılan sırlar da. Dünyanın yetim
kaldığını söyleyen basiretsizlerin bilgisizce söyledikleri sözlere rağmen
Allah’ın yüceltip üstün kıldığı insan-ı kâmil bugünümüzün de yarınımızın da padişahıdır:
İs te r iyi o ls u n , is te r k ö tü o ls u n , is te r y e rin d e , is te r y e rsiz o ls u n , k u tb a
k arşı in a t e d e n in H akk’a g e tir e c e k b ir b e lg e s i y ok tu r. İn a tç ı b u h u s u s ta
h iç b ir z a m a n h aklı çık m a y a ca k tır.
Ç ü nkü b iz o n u y ü ce lttik , ü stü n kıldık, özrü d e , b e lg e y i d e a ra d a n
k ald ırd ık .
Her devirde Allah dostu velîler bulunur. Gerçek velîler gönül gözü açık olanlar tarafından bilinebilir. Ancak, körün malını çalan hırsızı bilemeyişi gibi, kendilerine delilik süsü vererek gizleyenleri tanımak mümkün değildir.
Gerçek velîleri tanımayanların yanı sıra, kemâle ulaşmada bir yol olan aşk hakkında ileri geri söz eden ve âşıkları kınayanlara aldırış etmeyen Mevlâna, onların aşkı bilmedikleri için sözlerine güvenilemeyeceğini belirterek
yalanlarını yüzlerine vurur. Bu tür insanların aşk yoluyla vuslata eren bu aşk padişahı kâmil insanlar hakkındaki sözlerinin kocaman bir yalandan ibaret
olduğunu şöyle dile getirir:
A şk p a d iş a h ın ın v e fâ sı y o k tu r d iy orlar; y a la n .
S e n in g e c e n in s a b a h ı yok tu r, gü n d ü zü g ö r e m e z s in d iy orlar; y alan .
D iy orlar ki: A şk için n e d iy e ö ld ü rü y o rsu n k e n d in i, b e d e n y ok o ld u k ta n
s o n ra h a y a t yok; y a la n .
A şk y ü zü n d en g ö z y a şı d ö k m e n a b e s , g ö z ü n ü y u m d u n m u g ö rm e k ,
b u lu ş m a k y o k d iy o rlar; y a la n .
D iy orlar ki: Ş u z a m a n g e ç ip g itti, b iz d e za m a n ım ız ı d o ld u rd u k m u c a n ,
o y a n a g itm e z , b u n a im k ân yok; y alan .
H ay âle k a p ıla n la r, h a y â ld e n g e ç e m e y e n le r, p e y g a m b e rle r in b ü tü n
h ik ây eleri d ü zm e, h a y â ld e n ib a r e t d iy orlar; y a la n .
D oğru y o lu tu tm a y a n la r d iy o rla r ki: K u lu n , T an rı k a p ısın a v a rm a sı
m ü m k ü n d e ğ il; y alan .
G ö n ü l sırrın ı b ilm e y e n le r d iy o rla r ki: G ay b sırrın ı T an rı, k u lu n a v a s ıta s ız
sö y lem e z ; y a la n .
D iy orlar ki: K u la g ö n ü l sırrın ı a ç m a z la r, lü tfe d ip ku lu g ö ğ e a lm azlar;
y alan .
B a lç ık ta n m e y d a n a g e le n in s a n , g ö k e h liy le â ş in â o la m a z d iy orlar;
y alan .
D iy orlar ki: T e rte m iz c a n , şu y u v ad an a şk k a n a d ıy la u çu p h a v a la n a m a z ;
y alan .
H alkın zerre zerre iy iliğ in e , k ö tü lü ğ ü n e o g e rç e k g ü n e ş, m ü k â fa t v e c ez â
v e rm ez d iy orlar; y a la n .
S u s; e ğ e r b irisi s a n a h arfsiz, s e s s iz sö z o la m a z d e rs e , d e ki; y a la n .
Mevlâna’ya göre yoksulluğa bürünen bir kâmil velî, Allah’ın kendisine açtığı sırlara vâkıftır.Kemâl mertebesine erişip irşad makamına yükselen
bir mürşid, kendi çocukları hükmünde olan halka öğüt verirken onların seviyelerine göre hitap edip anlayacağı dilden konuşarak gönüllerini imar
eder. Gönüllerinde aşk ve samimiyet olmayan nice irfansız bilginler sahip oldukları bilgiden kendileri faydalanamazken, bu güzel vasıfları kendinde
toplayan bir ârif-i billah olan Mevlâna, ilâhî aşkın bir göstergesi olan insan sevgisini ve hoşgörüyü hayat tarzı yapmıştır. Bir insan-ı kâmil olan
Mevlânâ’nın hayat felsefesini onun şu sözü özetlemektedir:
Ö m rü m ü n m a h s u lü üç sö z d ü r h e m a n
H am id im , p işd im v e y a n d ım e l-a m a n